Zaman nelere kadir... Tüm yaraları sarıyor.O yaraların ilk açıldığı dönemde iyice yavaşlıyor hatta duruyor, akmıyor zaman. Can çekişiyor insanoğlu, acı çekiyor, dibe vuruyor. Sonra kabuk bağlıyor yaranın üzeri, döküyor kabuğunu da ufak bir iz kalıyor. Ve bakıp yarasına, gülümsüyor insan. "Bu yara uzun zaman önce açılmıştı. Şu nedenlerden dolayı... Geçti gitti, kaldı izi. Ne günlerdi ama... Ne acı çekmiştim bu yara yüzünden, zamanında." diyor. Gülümsüyor, zira o çektiği acı ne kadar sarsmış kendini o dönem, halbuki bugün o yaranın üzerinden kaç yara daha geçmiş. Acemiliğini hatırlayıp gülümsüyor. O yaraların izlerine bakarak mutlu oluyor zira artık onlarla nasıl mücadele edeceğini biliyor.
Tekne pusulayı bırakır, savrulur bazen, rüzgara bırakır kendini. Bu savruluşlarda bir fırtınaya denk gelip de batmazsa kaybolur denizde. Zaten kaybolmak için salmıştır yelkenleri. Sonra kaptan uyanır ve gideceği bir yön olduğunu hatırlar. Bir amacı olduğunu.. Zira amaçsız savrulan, denizde kaybolmaya yada batmaya mahkumdur. Kendine gelir, pusulasına bakar, haritasını önüne açar, dümeni düzeltir ve hızla yola koyulur.
Kaç kişi çektiği acı yüzünden teknesini salmamıştır ki okyanusun kalbine? "Yeter" demiştir, "sona geldim artık." Oysa insan, pilinin bittiğini sandığı zaman daha çok vardır pilinin bitmesine. Acıyı çıkarıp atamayız hayatımızdan. Onlar bizim ruh heykelimize vurulan çekiç darbeleridir. Ne kadar çok darbe yersek, heykel o kadar güzel olur. Acı aynı zamanda ruhun ve bedenin savunma mekanizmasıdır. Acı çektiği bir duruma yaklaşmamayı öğrenir bir daha. Yanan sobaya değmemeyi öğrenir en basidinden. Sinirleri ölmüş ve bu nedenle acı çekmeyen bir kadın tanıyordum, bacağının yanan sobaya değdiğinin farkında değildi, taa ki yanan etin kokusunu alıncaya dek.
Karanlık diye geceyi yok ettik biz. Sonra sürekli gündüz yaşadık. Uyuyamadık, dinlenecek zaman olmadı hiç. Gecenin bize sunduğu faydaları veremedi gündüz. Gece olmayınca gündüz için şükretmesi gerektiğini de bilmiyor insan. Hastalık yaşamayan sağlığına şükretmiyor, ölümden dönmeyen yaşamın tadına varamıyor. Ama illa bu acıları çekmek zorunda mıyız elimizdekilerin kıymetini anlayabilmek için?
Kötü zamanları hayatımızdan çıkarıp atamayız. Acı çekebiliriz ve kötü olayları yaşamamayı dileyebiliriz tanrıdan. Ama kötü zamanlar olmazsa nasıl büyüyeceğiz? Önemli olan kötü günleri yaşamak değil, onlarla nasıl mücadele edeceğini bilmektir. O yara izleri, aldığımız dersler değil midir hayattan?
Büyüyoruz o kötü günlerle. İyi günlerle de yaşadığımızın farkına varıyoruz.
"Yolun sonuna geldim" diye üzülmemeli. Arkana bak, daha yolun başında olduğunu göreceksin. Zaten herşey bakış açımıza bağlı değil mi? Bakınız tepedeki resim :)
Bu yazı birine adanmıştır. O kendini biliyor. Umut, insanın bulutlu gökyüzüne bakıp yıldız aramasıdır. O ışığı görmenin ihtimali bile güç katar yüreğe.










