Perşembe, Aralık 22, 2005

No pain, no gain...

Zaman nelere kadir... Tüm yaraları sarıyor.

O yaraların ilk açıldığı dönemde iyice yavaşlıyor hatta duruyor, akmıyor zaman. Can çekişiyor insanoğlu, acı çekiyor, dibe vuruyor. Sonra kabuk bağlıyor yaranın üzeri, döküyor kabuğunu da ufak bir iz kalıyor. Ve bakıp yarasına, gülümsüyor insan. "Bu yara uzun zaman önce açılmıştı. Şu nedenlerden dolayı... Geçti gitti, kaldı izi. Ne günlerdi ama... Ne acı çekmiştim bu yara yüzünden, zamanında." diyor. Gülümsüyor, zira o çektiği acı ne kadar sarsmış kendini o dönem, halbuki bugün o yaranın üzerinden kaç yara daha geçmiş. Acemiliğini hatırlayıp gülümsüyor. O yaraların izlerine bakarak mutlu oluyor zira artık onlarla nasıl mücadele edeceğini biliyor.

Tekne pusulayı bırakır, savrulur bazen, rüzgara bırakır kendini. Bu savruluşlarda bir fırtınaya denk gelip de batmazsa kaybolur denizde. Zaten kaybolmak için salmıştır yelkenleri. Sonra kaptan uyanır ve gideceği bir yön olduğunu hatırlar. Bir amacı olduğunu.. Zira amaçsız savrulan, denizde kaybolmaya yada batmaya mahkumdur. Kendine gelir, pusulasına bakar, haritasını önüne açar, dümeni düzeltir ve hızla yola koyulur.

Kaç kişi çektiği acı yüzünden teknesini salmamıştır ki okyanusun kalbine? "Yeter" demiştir, "sona geldim artık." Oysa insan, pilinin bittiğini sandığı zaman daha çok vardır pilinin bitmesine. Acıyı çıkarıp atamayız hayatımızdan. Onlar bizim ruh heykelimize vurulan çekiç darbeleridir. Ne kadar çok darbe yersek, heykel o kadar güzel olur. Acı aynı zamanda ruhun ve bedenin savunma mekanizmasıdır. Acı çektiği bir duruma yaklaşmamayı öğrenir bir daha. Yanan sobaya değmemeyi öğrenir en basidinden. Sinirleri ölmüş ve bu nedenle acı çekmeyen bir kadın tanıyordum, bacağının yanan sobaya değdiğinin farkında değildi, taa ki yanan etin kokusunu alıncaya dek.

Karanlık diye geceyi yok ettik biz. Sonra sürekli gündüz yaşadık. Uyuyamadık, dinlenecek zaman olmadı hiç. Gecenin bize sunduğu faydaları veremedi gündüz. Gece olmayınca gündüz için şükretmesi gerektiğini de bilmiyor insan. Hastalık yaşamayan sağlığına şükretmiyor, ölümden dönmeyen yaşamın tadına varamıyor. Ama illa bu acıları çekmek zorunda mıyız elimizdekilerin kıymetini anlayabilmek için?

Kötü zamanları hayatımızdan çıkarıp atamayız. Acı çekebiliriz ve kötü olayları yaşamamayı dileyebiliriz tanrıdan. Ama kötü zamanlar olmazsa nasıl büyüyeceğiz? Önemli olan kötü günleri yaşamak değil, onlarla nasıl mücadele edeceğini bilmektir. O yara izleri, aldığımız dersler değil midir hayattan?

Büyüyoruz o kötü günlerle. İyi günlerle de yaşadığımızın farkına varıyoruz.

"Yolun sonuna geldim" diye üzülmemeli. Arkana bak, daha yolun başında olduğunu göreceksin. Zaten herşey bakış açımıza bağlı değil mi? Bakınız tepedeki resim :)


Bu yazı birine adanmıştır. O kendini biliyor. Umut, insanın bulutlu gökyüzüne bakıp yıldız aramasıdır. O ışığı görmenin ihtimali bile güç katar yüreğe.

Çarşamba, Aralık 21, 2005

Taraf...



Ocak başında oturmuş,
Düşünüyorum nasıl olacak dünya,
Sonsuz bir kış gelecek,
Göremeyeceğim baharı bir daha...


Diyen Bilbo Baggins'edir selamım...

Dinle Bilbo...

Ocak başında oturmuş,
Düşünüyorum nasıl olacak dünya,
Sonsuz bir bahar gelecek,
Görmeyeceğim kışı bir daha...

Karamsar yada iyimser tarafta olmayı savunmuyorum. Zira iyimserler uçağı keşfetti, karamsarlarsa paraşütü.

Ülkenin topraklarında huzur hüküm sürüyor bu aralar. Ve savaş yeniden gelinceye dek böyle devam edecek.

Dinliyorum: Enigma_Mea Culpa

Cumartesi, Aralık 17, 2005

Hastasıyım...

Bir blog yapıp, en sevdiğim fps'leri anlatıp da hastası olduğum varlığı anlatmamak olur mu? *Hayranlıkla ellerini birleştirir* Solda gördüğünüz yakışıklı, Legacy Of Kain oyununun kilit noktası, Raziel. Level'in 99 Kasım sayısındaki Soul Reaver incelemesini okuduktan sonra oyuna öyle bir tutulmuştum ki (ilk bakışta aşk) ne yapıp ne edip oyunun kendisini ele geçirmiştim ve ilk demoyu çenem yere düşmüş bir durumda izlemiştim. (O zamanlardan kalma bir alt çene sorunum var mafelesef) Ahh ah... Oyunu bitireceğim diye yılbaşı gecesinden bir gece önce oyuna başladım ve takip eden iki gün boyunca uyumadım, yemek yemedim yada bilgisayar başından kalkmadım (Şu zamana dek bilgisayar başında geçirdiğim en uzun vakit rekorudur bu.) Evdekiler yılbaşı kutlaması falan nedeniyle misafirlerle ilgileniyorlardı salonda, bense oturma odasında yeni yıla geçmiştim bile. O yıla SR oynayarak girdiğim için tüm 2000 senesini "Razieeeel" diye diye geçirmiştim. Şimdi anladım ki sadece yeni yıla Raziel ile girmemişim, yeni yüzyılı da Raziel ile karşılamışım ki hala hayranımdır ona. Serinin son çıkan oyunu Defiance'ın Cdsi elime geçtiği gün (üniversite 1. sınıf) ellerim titriyordu.
Bu heyecanı bir de Yüzüklerin Efendisi'nin fragmanı yaşattıydı bana. Yüzük Kardeşliği'nin filminin çekildiği konusunda beni haber eden kaynak Level olmuştu ve o zamana dek bu söylentiyi duymuş ama hiç inanmamıştım, uydurma bir haber gibi görmüştüm. Fragmanı bir de Level'ın Cdsinde izlerken görmeliydiniz beni, ahh, gören kriz geçiriyorum sanırdı. Hayatımı değiştiren kitabın filmi çekilmişti öyle mi? Şok... *Düşer bayılır*
*Ayılır* Nerede kalmıştım, ah evet. Babam Age of Empires hastasıdır. Dergi satan büfede Level'ın AOE2 kapağını görüp dergiyi almaya karar vermemiş olsaydı, ne Soul Reaver ile tanışacaktım, ne Level hastası olacaktım, ne de SR'yi bitirdikten sonra sınıfta Level'ı karıştırırken Final Fantasy 8 incelemesini görüp bana FF8'i tavsiye eden arkadaşı tanıyacaktım. Dolayısıyla o arkadaşın tavsiye edeceği Yüzüklerin Efendisi'ni de okuyamayacaktım. Devamı gelir, siteye giremeyecektim, klanım olmayacaktı vs.
Şimdi birkaç itiraf. Kamp Ateşi'nin Charnel'i, isim olarak Sacrifice adlı tanrı oyunundan gelmektedir. Charnel yüzünün yakışıklı yarısını Raziel'den almıştır. Aa aklıma gelmişken, Tal-Amera'nın kuzeni Aradel, Final Fantasy 8'in içe kapanık delikanlısı Squall'ın yüzünü taşımaktadır. Ehem, taklitçinin önde gideniyim...
Hani anti-hero derler ya... Kahraman olmayan kahraman. Birşeyler yoluna girsin, insanlık bir miktar daha kurtulsun diye uğraşmazlar onlar. Tek amaçları, arzuladıkları intikamı yada kendi çıkarlarını elde edebilmektir. Onur yoktur, ışık yoktur. Bu kahramanların yüreği belki kovaladıkları kötülerden daha kötüdür. Raziel onlar arasındaki en karizmatiği. Raziel'e hasta olmamın nedeni karizmasının yanında amacına ulaşmaktaki inatçılığı ve soğukkanlılığı. Zira düşmanını (ki Raziel için bu düşmanlar kendi öz kardeşleriydi) öldürdükten sonra kılıçtaki kanı pelerinine silenler, psikopat bir şekilde öldürdüklerinin arkasından yorum yapanlar kadar hoşuma gider. Gerçi Raziel pelerinini düşman kanı silerek kirletecek biri değildir. Onun yerine, en sevdiğim hareketi, düşmanının göğsüne sapladığı mızrağı dikerek havaya kaldırıp yaratığın can çekişmesini izlemesidir, ahhh canım canım.
Bu arada psikopat yorumların en güzelini bir diğer anti-kahramanımız olan Blood serisindeki Caleb yapar. O, düşmanını öldürdükten sonra sessizce çekip giden katillerden değildir. Aksine cesetle dalga geçer. Amerika'da 5 yaşında bir çocuğu öldürdüğü için idama mahkum edilmiş ilk kişi olan Caleb Adams'dan esinlenilerek yaratılmış bir karakterdir. Kaç katil "Rest in Pieces" der düşmanının cesedine?
Caleb ile Raziel'in ortak noktaları, intikamları konusunda ödün vermemektir. Zaten ne demişti Braveheart'taki kralın babası? "Cesaretli olabilir ama köpeğin de cesareti var. Bir adamın ödün vermeme yeteneği onu gerçek bir soylu yapar."
Amaaan, ödevim var, ben burda gevezelik ediyorum. Olsun... Ederim... Ödevi yetiştiremeyince başı ağrıyacak olan benim. Bunu da göze almışım, yanıma da ağrı kesici almışım. Var mı sorun? Yok... Susayım o zaman... Hatta "All that is yours, is rightfully mine... And mine, it will be!" derim Prince'deki karanlık prens gibi.
Leviathan'da insanlar akşam yemeği yemezler... O ülkede yemek akşamları vardır...
Ne dinliyorum: Samael_Into the Pentagram

Gökkuşağı...

Ne yazacağımı bilemedim :) Öylesine karalıyorum.
Ah, dipnot. Bu fotoyu ben çektim Muğla'da... Notalar benden tabii.
Ayy panik oldum, ödevim var çok! Eyvah!

Leviathan'da sanırım duruldu fırtına. Gökkuşağının güzelliğine bakar mısınız?
Ne dinliyorum: Loreena McKennitt_ Merry Gentlemen

Cuma, Aralık 16, 2005

...mifisergA

*Bu aralar biri bana dokunsa, biri ters bir laf etse diye beklemedeyim resmen. Ufacık bir sitem, bir sorgulama bekliyorum. "Neden böyle davranıyorsun Aslı?" diye sorsunlar. "Seni ilgilendirmez!" diye yanıtlayacağım büyük bir zevkle. Tartışma çıkarmaya çalışacağım. Zira normalde asla önemsemeyeceğim ufak hatalarını yüzlerine vuruyorum, sataşıyorum insanlara. Alttan alıyorlar. Almayacakları noktaya ulaşmaya çalışıyorum, inadına hoşgörülü davranıyorlar. Oysa kavga etmeye hazırım. Tüm öfkemi, içimdeki tüm negatif enerjiyi kusmak istiyorum. Agresifliğim had safhada.*
Geçen gün bir arkadaşımı ödevini yapmadığı için azarladım. Bir grup olduğumuzu ve onun sorumsuzluğu yüzünden grubun veriminin düştüğünü haykırdım. Oysa benim de ödevim yarımdı. Buna rağmen hiçbir şey diyemedi, sustu. Oysa ben ses çıkarmasını, bana bağırmasını, öfkelenmesini istiyordum. Üzgün olduğunu söyleyip özür diledi. Gönlümü aldı. Beni sakinleştirip ödeve devam etmemizi sağladı. Oysa benim kalbim sıkışıyordu.
*Durumum komik aslında. Evde kendime öfkeleniyorum. "Bu dağınıklık nedir Aslı? Toplasana!" diye kızıyorum kendime, sonra da "İstediğim gibi yaşarım, kime ne?" diye azarla yanıt veriyorum. Onca ödev ve azalan zamana rağmen, dün sızlayan vicdanımı susturarak sinemaya gittim. Ağlamak için... Ömrümde ilk defa bir filme ağlamak için gidiyorum. Ama olmadı, istediğim gibi, katıla katıla ağlayamadım, atamadım bu canavarı içimden. Gözümden süzülen yaşlarla çıktım salondan ama rahatlayamadım. Bu gerginliği bir an önce atmazsam bir sinir krizi geçireceğim. Ya öfkeyle patlayacak yada oturup hıçkıra hıçkıra ağlayacak bedenim. Belki de böyle rahatlayacak.*
Hiç böyle hissetmemiştim. Çok üzülüyorum. Bazen korkuyorum. Şu günleri bir atlatsam...
Gökyüzü kara bulutlarla kaplandı Leviathan'da. Fırtına geliyor...
Dinliyorum: My Dying Bride_Heroin Chic

Çarşamba, Aralık 14, 2005

Maskeler...

Duygularımı yitirmiş gibiyim. Yada çok duygusalım. Ya fazla şımarık, yada fazla durgun, bir tuhafım bu aralar. Çok tuhaf. Dolabımı açıp "Bugün hangi maskeyi geçirsem yüzüme?" diye bakıyorum. İçim kan ağlıyorken, ben etrafta neşeyle zıplıyorum yada güzel bir günün sonunda dudaklarımı hüzün mühürlüyor. Çok saçma...
Hile yapıyorum. Konsolu açıp "iddqd" yazıyorum. Ve ölümsüzmüşüm gibi ateş ediyorum etrafa, yaralanmadığımı düşünüyorum tüm mermiler ruhumu delik deşik ederken.
Sevgimi gösteremiyorum, nefretimi yansıtamıyorum. Öfkelenmediğime patlıyor, aşırı tepki gösteriyorum; öfkelendiğime ise yüzümde sahte bir gülümsemeyle kızmadığımı söylüyorum. Saçma nedenlere gözyaşı döküyor ama neden ağladığımı anlayamıyorum. Tom ve Jerry'i izlerken ağlayan başka biri daha var mıdır?
Yere düşüp kırılan, tuz buz olanlar toparlansın, eski haline getirilsin istiyorum ama kendim hiç bir çaba göstermiyorum. Bekliyorum.
Halbuki haykırıyor içimdeki ses, "yitirilenler eski haline getirilemez". Susturuyorum, dinlemiyorum. Bekliyorum.
(Umrumda değil. Aklım İzmir'de. Özledim bizimkileri...)
Ülkede gölgeler uzuyor. Güneş batıyor. Haydi çalışmaya! Ödevler var yetiştirilecek! Sus artık geveze!
Dinliyorum: My Dying Bride_The Whore, the Cook and the Mother

Salı, Aralık 13, 2005

Hikaye anlatmak...

Todza Klanı'ndaki arkadaşlarımla yazdığımız güzel bir hikayemiz var. Yazdığımız hikaye hepimizin yazma yeteneğini geliştirmede büyük rol oynadı. Ama artık devam edemiyoruz hikayemize. Bazıları inançlarını yitirdi. Ben de tek başıma yeni bir hikayeye başladım. Seviyorum yazmayı... Yazdığım karakterle öyle bir bütünleşiyorum ki; ne yaşayacak, ne söyleyecek, başına ne tür belalar gelecek, hepsini tasarlıyorum. Hikayedeki kötülerle bile bir bütünüm, hatta bazen onların kazanmaları daha çok hoşuma gidiyor iyilerin kazanmasındansa... Bazı geceler hikayeyi düşünmekten uyuyamıyorum. Tüm gün aklımda oluyor; öğretmenimin bir tavrı, arkadaşımın bir lafı, gördüğüm bir sahne, dinlediğim müzikteki ufak bir tını bile hikayemde yer alabiliyor. Beni etkileyen ve dikkatimi çeken bir durum karşısında düşünceler birbirini kovalıyor aklımda. "Acaba bu durum şöyle olsaydı?" yada "Şu durumu nasıl ekleyebilirim?" diye düşününce yeni yeni olaylar yada karakterler gelişiyor hikayemde. Ama benim bu tutkumu anlayan çok az. Kimileri kendimi çok kaptırdığımı bile söylüyor. Haklılar aslında. Ama kimseye açmadığım dünyamı paylaşmanın en kolay yolu bu. Üzgünken karakterler de üzülüyor, neşeli iken başlarına eğlenceli olaylar geliyor, öfkelendiğimde ise kan dökülüyor toprağa.

Yoksa "Sizi dışarı kilitledim." mı dememi istiyorsunuz etrafımdaki insanlara?

Leviathan'da kayan yıldızları kumbarasına atan bir çocuk yaşıyor. Sessizlik atkısını sarıyor boynuna ve uzaklara bakıp masalların gerçek olmasını diliyor, efsanelerin değil...

Dinlediğim: Angel_City of Angels OST

İçimi ısıtan bir yazı...

Şu an çok mutluyum. Evet yapmam gereken çok fazla ödevim var; ayrıca saat sabaha karşı 5.30, ben tüm gece uyumadım ve okula yine uyumadan gideceğim ve erkek arkadaşımın sesini iki haftadan uzun süredir duymadım ama tek birşey var ki tüm sıkıntımı alıp götürüyor: Kahve. Yanımda ekstra büyük bardağım ve içinde soğuk süt katılmış sıcacık kahvem var. Ah yaa, sütsüz olmuyor kahve. Süt tozuyla idare ediyordum birkaç gündür ama bugün gittim ve süt aldım evime. Kahvenin tadı bile değişti süt ekleyince...
Kış gecelerine bu yüzden bayılıyorum işte.

Ay... Koskoca bardak dolusu sıcak kahvem bitti bile. Bir bardak daha? Elbette!
Leviathan çok huzurlu bir gece geçiriyor. İnsanları görüyorum, pencereden dışarıda çiseleyen yağmuru izliyorlar, ellerinde dumanı tüten kahveleriyle. Hatta sokaktaki serseriler bile üşümüyorlar bu gece, bir apartmanın kalorifer dairesinde sıcacık bir uyku çekiyorlar.
Listening: Children's Choir/Christmas Tree_Home Alone 2 Soundtrack

Pazar, Aralık 11, 2005

Pisi-pisi-kopatım...

İnternette gezerken gözüme kestirdiğim iki resmi erkek arkadaşıma yolladım, en samimi arkadaşıma da bundan bahsedip resimleri göstererek yorum istedim. Arkadaşım resimleri gördükten sonra üzgün bir yüz ifadesiyle "Duygusuz hatta psikopatça resimler. Daha sıcak resimler seçebilirdin." dedi. Ki aksine "psikopat" olan şeyleri seven nadir kızlardan biridir, zaten kafamızın uyuşmasının bir nedeni de bu.

Resimlerden birinde, Adams Ailesi'nin Wendesday'ine benzeyen bir kız elinde baş kısmı koparılmış bir çiçeğin dalından tutuyor. Başlığı ise "Öğretmenler günüm kutlu olsun". Ötekisi ise göğsünden ameliyat olmuş ve kalbi çıkarılmış bir bayanın kavanozdaki yüreğinin fotoğrafı.

Romantik mi? A, öyleyimdir...

Erkek arkadaşım beğendi resimleri. Bu yazıları okuduktan sonra da yorum olarak sınavlarımın beni yorduğunu sezdiğini söyledi. Halbuki hiçbir yazımda sınavlardan bahsetmedim.

Leviathan'da fırtına yaklaşıyor... Eve kapanıp yorganımın altına saklanayım.

Dinlenen Şarkı: Gollum's Song_Lord Of The Rings

Cuma, Aralık 09, 2005

Bring me a dream...

Kimileri bilgisayar oyunlarını, kimileri izlediğim filmleri, kimileriyse okuduğum fantastik edebiyat kitaplarını suçluyor ama içimdeki yaratıcı hayal dünyasının tek suçlu olduğuna eminim ayda bir gördüğüm kabusların nedeni olarak. Ama kabuslarımı seviyorum, çünkü bazen sabaha karşı saat 3'te yataktan fırlayıp kalem aramama sebep oluyor, aklıma gelen çizim fikrini kağıda dökmeme veya "Kamp Ateşi"ni harlamama neden olacak olayları yazmama yardımcı oluyorlar.
Rüyalar, her gece, sessizce ve tehlikesiz bir biçimde içimizdeki deliliği yaşamamıza olanak sağlar. William Dement
Sandman Leviathan sakinlerine tatlı düşler getirdi bu gece...
Müzik:Blind Guardian_Mr. Sandman

Kar taneleri...


Edward Scissorhands'i izlediniz mi? Son günlerde onun film müzikleri ile duygulanıyorum. Özellikle sevdiği kıza sadece buzdan ibaret dev bir melek heykeli yaptığı sahnede arkada çalan müzik... Bayan korosu mırıldanırken onlara katılan müzik kutusundan çıkan tatlı melodiler ile keman sesleri öyle güzel bir ahenk oluşturuyor ki... İnsanın aklına, sıcacık evinizde şöminenin yanına oturmuş pencereden dışarıya bakarken uçuşan kar tanelerini izleyerek hayal kurduğunuz buz gibi bir kış gecesini getiriyor.

Kış yaklaşırken "Nightmare Before Christmas"ı da öneririm. Bu animasyon, hüzünlü kış geceleri için birebir. Kabus diyarındakilerin yılbaşını mahfetmek için kurdukları planda masum bir cadı ile Jack adındaki lanetli iskeletin arasında gelişen aşkı anlatıyor. Biraz "Bettlejuice"'ı andırıyor bana...
Kış filmleri güzel olur. Halloween'ın karanlık ruhu; yılbaşının karbeyazı kadar saf, gece kadar yalnız ve kan kırmızısı kadar ürkütücü ortamına karışır ve genellikle Noel Baba'nın varlığına dair ufak bir şüphe bırakılarak sona erer. En komik yılbaşı filminde bile hüzünlü bir sahne görürsünüz (ör: Home Alone 2) çünkü kış matem mevsimidir. Doğa ölüdür, hava soğuktur ve insanlar ölümden ve soğuktan korunmak için aynı masada ailece toplanıp birbirlerinin yaşam enerjisi ile ısınırlar.
Vampirlerin en sevdiği mevsimdir. Çoğu gotik filmin kalbidir. Çünkü güneş bu mevsimde çabuk kaçar, gökyüzü geceyle daha çabuk buluşur. Korkunun bu mevsimde bir bedene bürünmesi ve kış gecelerinde özgürce dolaşması normaldir, belki de bu yüzden bu mevsimde daha çok kabus görür insanlar.
Yüzünü atkısıyla sımsıkı kapatmış olmasına rağmen burnu soğuktan kıpkırmızı olmuş bir çocuğun parmaksız eldivenleriyle avuçladığı bir avuç kardadır kış... Yada yaşlı bir büyükannenin kucağında oturan torununa anlattığı uyku öncesi masaldadır. Nar gibi kızaran hindidedir yada zavallı kibritçi kızın elindeki son kibrit kutusunda.
Yada bu yazıdadır...
(Aradan tam bir yıl geçti ama yazıdaki cümleler hala titretiyor yüreğimi. Az önce Leviathan'ın soğuk gecesinde ısınmak için çöpleri yakmış fakir bir şehir sakinini gördüm, alevi güçlendirmek için bu yazıyı ateşe verdi. Ardından çöpleri yakan ateş birden sönüverdi.)
Müzik: Danny Elfman_Ice Dance

Kediler...

Bugün kendimi öyle yalnız hissettim ki...
Bir kedi yavrusuna sarılsaydım ya şimdi. Gözlerini iri iri açmış, sessizce beni dinleyen bir dost istiyorum yanımda. Sadece dinleyecek, yargılamayacak, öğüt vermeyecek. Gözlerinde beni anladığını, acımı paylaştığını göreyim yeter. Benim üzülmemin onun da içini acıttığını hissettirsin, yüzüme patilerini hafifçe vurarak yada avuç içimi yalayarak beni teselli etsin. Uyuyakalsın yanımda, huzurlu hırıltılarını duyayım.
Neden ev sahibim evde hayvan beslememize izin vermiyor ki? Sırf bu yüzden bir peluş kedi satın alacağım.
Ne tatlı yaratıklar şu kediler. Ev sahibi engelinin olmadığı bir eve taşındığımda peşimden piti piti yürüyen bir kedim olacak.
Kar yağıyor Leviathan'da lapa lapa. Bir kedi gördüm, uyuyakalmış sobanın yanında.
Müzik:Evanescence_Solitude

Anlayamıyorum insanları...

"Yada onlar beni anlamıyorlar." cümlesiyle devam etmeliyim. İlginç, bugün uzun süre birşeyler paylaştığım, beraber vakit geçirdiğim, güldüğüm veya dertleştiğim birine rastladım ve dönüp selam bile vermedi. Gerçi araya zaman girdi, koptuk elbet ama dargın değildik ki. Gözlerinin içine baktım, görmemiş gibi davrandı. Belki de önce o benden selam bekliyordu. Bilmiyorum. Yaşanılan günler hatrına bir gülümseme yeterdi, kendi adıma. Ben de onun yaptığını yaptım. Onu ilk kez görüyormuşum gibi yürüdüm geçtim yanından.

İnsanlarla ilişkilerimin iyi olmadığını biliyorum. Ama bu kadarını beklemem suç mu? Belki de insanlardan çok fazla şey bekliyorum ve beklentilerim karşılanmayınca kızıyorum. Ama çok fazla şey istemiyorum, sadece onlara verdiğim değerin karşılığını bekliyorum. Belki de beklememeyi öğrenmeliyim.

Şimdilik bu kadar.
Leviathan'da titretici bir soğuk var bu aralar. Herkes evine kapandı. Üşüyorum.

Not: Uyku düzenime kavuştum. Ve ödev teslim zamanı geldi. Yine uykusuz geceler beni bekliyor. Çıldıracağım. Kahveeeeeeeee!
Not2: Aileme maddi olarak fazla yüklendiğim düşüncesine kapıldım. Evimi çok seviyorum ve iyi ki eve çıktım diyorum ama iyi mi yaptım acaba? Off of..
Not3: İçimde kabaran ve patlamasına çok az kalan bir volkan var. Kendimi tutuyorum. Bir müddet daha dayanabilirim. Ama zorlanıyorum artık çünkü çok yoruldum.
Ne dinliyorum: Rammstein_Mein Herz Brennt