TILSIM der ki

Salı, Şubat 09, 2010

Fotoğraflar

Nişan fotoğrafları Facebook'taymış.
Buraya tıklayınca facebook üyesi olmayanlar bile bakabiliyormuş.

Pazar, Şubat 07, 2010

Dans...

video

Nişan-lan-dım!



Bu cuma günü kız isteme oldu, cumartesi de nişan. Evlilik de bu yaza düşünmekteyiz nasipse. Hadi hayırlısı ^_^

Pazar, Ocak 17, 2010

Dönüş

Gözlerini kırptı Tılsım. Odasındaydı. Aster'e gitmeden önce öfkeyle dağıttığı kitaplığı umutla birinin kendisini toparlayıp düzenlemesini bekler gibiydi. Tavşan ölüsünün olduğu rafa baktı huzursuzca. Zavallı hayvan çürümeye başlamıştı.

"Geziniz nasıl geçti?" diye sordu odanın kapısında beliren kraliçe. "Aster'i beğendiniz mi?"

Tılsım "Leviathan kadar güzel bir şehir sayılmasa da, idare eder." dedi omuzlarını silkerek. Ancak Saray Kubbesi'nin kendisini gerçekten şaşırttığını itiraf etmedi.

"Çağla iyi vakit geçirdiğinizi söyledi," dedi kraliçe. "Ama fazla konuşmadı nedense. Bir tuhaflık olduğunu hissediyorum, bilmem gereken bir şey var mı Tılsım?"

Tılsım sessizce tavşana bakıyordu. "Sadece, yorgunum." diye yanıtladı. "Aster'den ayrılmadan önce Üçüncü Kan kendi bilinçaltımızda yatanları gösterdi bize. Benim bilinçaltı imgem seni öldürdüğümü gösterdi bana." diye nasıl söyleyebilirdi ki?

"Peki, seni yalnız bırakayım." dedi kraliçe gitmeden önce.

Tılsım dizleri üzerine çöktü, kafesin içindeki ölü tavşana dokundu. Tavşanın ufak kurtçuklar tarafından kemirilmiş bedenindeki yaralar iyileşmedi ama yine de uyandı tavşan.

Cumartesi, Ocak 16, 2010

Rüya Cümleleri

Kayıt dışı kalan, sahne arkası çekimlerde sözü geçen rüya cümleleri.

- "Belki buradan sağ çıkamayacaksınız ama sizi kurtaracağım..." (Muhafız)

- "Yorumsuz hayatı yorumlamaya çalışarak hata yapıyorsun"
- "Kendinin kim olduğunu elbet çözüceksin ama esas önemli olan çevrendekilerin kim olduklarını çözebilmen" (Fetalis)

-"Haha gözlerini açıp kaçamayacak kadar yorgunsun, artık elimden kurtulamazsın" (Croc)

-"Tanrı'nın kotası dolmuş. Kalan insanoğlunu gelecek ay indirebileceğini söyledi." (Ali Yüksel)

-"Anne, lerfleri görüyor musun lerfleri?" (Yatağan)

-Kalbini çıkarmalısın!
Bundan sonra iyi adamım. Birisi gelince kötü adam olacağım. Sen geldin, bundan sonra kötü adam olacağım.
Haykırdığın cümleler tüm ailene kılıçlar olarak saplanacak
Kediyi yemeyi unutma
Her şeyimi benden aldın...
Süzülen kuğuları öldürmek benim işim
Yavrum lütfen alnına şu muskayı basmama izin ver. (Audiodragon)(Enfes cümlelerdi cidden)

-"Yüzde 0.076598 ihtimali bile olsa denemeye değer." (The FallenBard)

Bilinçaltımız hepimize rahatsız edici cümleler fısıldamaya devam etsin. Rüyalarını paylaşan herkese teşekkürlerimle.

Üçüncü kan (10)


Karşılarında oturuyordu Üçüncü Kan. 14-15 yaşlarında görünüyordu, uzun mavi saçları yüzünü saklıyordu ve teni yılan derisindendi. Gülümsüyordu ya da saçlarının ince telleri arasından dudaklarında bir tebessüm var gibi görünüyordu. Oturduğu tahtın tepesinde Leviathan'ı simgeleyen bir ejder başı oyması vardı. Tahtın etrafını yılanlar sarmıştı, hatta biri kardeşin boynuna dolamıştı kuyruğunu.

Kız kardeşler bir düşmanla karşılaşmış gibi gergindiler, hatta Tılsım'ın elinin etrafında her an fırlatılmaya hazır bir büyünün bulanık aurası oluşmuştu. Bu huzursuzluğu hisseden çocuk iki elini kaldırdı ve avuçlarının içini gösterdi kardeşlere, tehlikesiz olduğunu göstermek istercesine. Etrafında hayali güvercinler uçuştu birden, ancak yukarı doğru kanat çırparak aşağıya doğru "yükselen" kuşlar.

Kız kardeşler biraz daha rahatladılar. "Bizi duyabiliyor musun?" diye düşündü Tılsım, telepatik olarak anlaşıp anlaşamayacaklarını görmek için. Çocuk başını salladı gülümseyerek, sonra eli ile ağzını kapattı. Bu arada yanında hayali bir bülbül kafesi belirdi, ters duruyordu ve içinde kuş yoktu. Tılsım "Ne? Dilsiz misin?" dedi şaşkınlık içinde ve gülerek. Çocuk yine başını salladı ve birden göğsü yarılarak kaburgalarının arası açıldı, akciğerinin hemen yanına bir bülbül saklanmıştı.

"Ne diyor?" dedi Çağlayan sabırsızca Tılsım'a. "Ben onu anlayamıyorum."
Tılsım merakla kız kardeşine baktı. Kendisi Üçüncü Kan'ın vücut dilini bir şekilde daha önceden öğrenmiş gibiydi ama ne hikmetse, Çağlayan bu dili bilmiyordu. "Burada dil konuşmaz, cümlelerimi anlatmak için bedenim yeter." diye çevirdi cadı, Üçüncü Kan'ın bedeniyle ve illüzyonlarıyla ifade ettiklerini.

"İllüzyonların geleceğe ait görüntüler mi?" diye sordu cadı ardından. Çocuk mavi saçlarını aralayarak gözlerini gösterdi. Gözbebekleri yoktu. "Geleceği göremezmiş," diye yanıtladı Tılsım kendi sorusunu, Üçüncü Kan'ın bembeyaz göz akından ibaret gözlerine bakarak.

Çocuk tahtından kalkarak kardeşlerin yanına geldi. Tılsım, bu kadar yakından bakınca üvey kardeşinin göründüğünden daha yaşlı olduğunu fark etti, hatta belki kendisinden bile yaşlı olabilirdi. Üçüncü Kan beden dili ve işaretlerle konuştu yine ve bir tavşan ölüsü belirdi elinde. Tılsım "Benim kim olduğumu hala bulamadınız mı?" diye çevirdi çocuğun anlattıklarını.

Çağlayan iç çekti, hiçbir fikri yoktu.

Tılsım'ın ise gözleri dalmıştı uzaklara. Düşünceler bir şimşek gibi çakıp sönüyordu aklında, öyle hızlı belirip yok oluyorlardı ki hızlarına yetişemiyordu. Aster, sualtı şehri. Sualtı. Leviathan'dan yaratılan üvey kardeş. Direk kraliçe kanından gelmeyen. Konuşmayan, dilsiz, mesajları anlaşılmayan. Binlerce illüzyonun sahibi. Tuhaf illüzyonlar. Saray Kubbesi'ndeki hayali imgeler. Ters duran şekiller. Aster hakkında kimsenin bir şey bilmemesi. Üvey kardeş. Çağlayan onu anlamıyor. Ben onunla konuşabiliyorum. Kraliçenin emri altında iki kız kardeş, akıl ve yürek. Üçüncü lider, liderlik etmeyen, liderliğinden bihaber olunan, üçüncü yönetim idaresi. Rüyalar. Rüyalar. Rüyalar. Leviathan'dan yaratılan, kraliçenin yaratmadığı üçüncü kardeş. Ölü tavşanlar.

...ve Tılsım, Üçüncü Kan'ın kim olduğunu o anda fark etti:




Dünyada en nefret ettikleri kişi
aslında en çok sevdikleriydi.
(Muhafız'dan bir rüya cümlesi)

Saray Kubbesi (9)

Saray Kubbesi'nin tünel havuzundan çıktıklarında solungaçlarını hava ile doldurdu deniz atları. Araba da havuzdan çıktığında, buraya geldiğinden beri gördükleri manzaraları etkileyici bulan kız kardeşlerin ilk kez gerçekten nutku tutuldu.

Saray Kubbesi'nin içinin ne sualtı ile alakası vardı, ne de Aster'le. Kubbenin tüm iç camları tuhaf bir büyü ile kaplı olmalıydı; zira kubbe manzara olarak denizi değil, buğday tarlalarını gösteriyordu. Sonra manzara değişti, birden karlarla kaplı bir dağın zirvesine dönüştü Saray Kubbesi'nin içi. Araba kubbeyi boydan boya geçerken, kardeşler hayretler içinde baktılar dışarıya. Yapılan illüzyon öyle başarılıydı ki sadece görüntü değil, değişen manzarayla beraber içerideki sıcaklık ve havanın kokusu bile değişiyordu.

Bir süre sonra manzara iyice tuhaflaştı. İnsan kılıklı yırtıcı kuşlar, kanatlı pembe domuzlar, pelerinli aslanlar, kan kırmızı kelebekler, çikolataya bulanmış kedi yavruları, üzerine hat sanatı işlenmiş aynalar, karıncalarla beslenen böceklerden birini çıtır çıtır yiyen kalabalık bir karınca kolonisi, alt çenesi olmayan tuhaf insanlar görünmeye başladı kubbenin nefes kesen manzarasının arka planında. Görkemli bir yağlıboya tablo gibiydi her yer, bütünlüğüne hayran olunan ve her seferinde değişik bir ayrıntı yakalanan.

"Çok gerçekçi görünüyor," diye düşündü Tılsım bu illüzyonun zayıf noktasını bulmaya çalışırken. Ardından elini uzatıp dokunur gibi yaptı gördüğü manzaraya ve havayı yararak parmağını kaydırdı aşağıya doğru. Şaşırtıcı bir şekilde, Tılsım'ın "dokunduğu" yerdeki tüm renkler ve desenler birbirine karıştı aniden, renklerin uzantıları kuyruklarla birbirlerine dolandı. Aynen kurumamış bir yağlı tabloya dokunan yabancı bir elin resmi bozması gibi. Çağlayan hayretle açılan ağzını eliyle kapatırken, "Tam düşündüğüm gibi," dedi Tılsım. "Biz ne düşünüyorsak, o yansıyor bu kubbenin camlarından."

At arabası yolun sonuna vardığında yavaşladı ve durdu, atlar burunlarından soludular yorgunluktan. Kız kardeşler arabadan indiler. Saray Kubbesi'nin her yerinden fışkıran renk ve deliliğe inat, kubbenin en ucunda karanlık ve sadelik vardı sadece. Bir taht vardı, tahtta da oturan biri.

Onları bekleyen, Üçüncü Kan.

"Bu O." dedi Tılsım içinden.

Ağlama, o suya ihtiyacımız var.
Rüzgar kararıyor gittikçe,
bütün renkler birbirine karıştı.
Çabuk kaç!
(Diabolic'ten bir rüya cümlesi)

Perşembe, Ocak 14, 2010

Mavi Mermer (8)

Bir nefes alımı kadar kısa sürede iki deniz atının çektiği bir araba yanaştı giriş kapısına. "Bu şehrin atları bile tuhaf" diye düşündü Çağlayan, belden aşağısı balık kuyruğundan ve yeleleri yüzgeçten ibaret deniz atlarını incelerken. "Buradaki atlar, yeryüzündeki kardeşlerinden farklı olarak, sizi duyabilirler." dedi gardiyan yine telepatiyle. Bu sözün üzerine Çağlayan atların yüz ifadelerine baktı, iki at da kendilerine tuhaf denilmesi sebebiyle somurtuyorlardı. Sarışın kadının yanakları utançtan kıpkırmızı kesildi, ardından özür dileyip Tılsım'ın arkasından apar topar arabaya bindi. Atlar birbirlerine bakıp gülümsediler ve kız kardeşler, gardiyanlar eşliğinde dev kubbenin giriş kapısının aksi yönünde bulunan Saray Kubbesi'ne doğru yola koyuldular.
Mavi mermer ile inşa edilmiş şehri boydan boya geçerken, şehrin yapımındaki kusursuzluğu tekrar onayladılar kız kardeşler. Şehir, cam kristalleri ve kızıl mercan bitkileri ile süslenmiş, vitray işlemeler ile bezenmişti. Ama en güzeli, kullanılan mavi mermerlerin şehre kattığı zerafetti. Mavi mermerlerin neden bu kadar değerli olduğunu, baştan aşağı mavi mermer ile inşa edilmiş bir bina görmemiş biri kesinlikle anlayamazdı.
Zira mavi mermerler, denizden çıkarıldıkları ve hava ile temas ettikleri bir ortama konulduğunda, özellikle geceleri, ışıl ışıl yanardı. Mermerlerin gövdesine mavinin onlarca farklı tonunda damar desenler yayılmıştı; mermerlere sanki içlerinde elektrik akımı gezinen sinir ağları görünümü veren bu ince çizgiler, dalgalı ve hareli ışık oyunları yaratarak mermerlerin atan mavi bir yürek gibi görünmelerini sağlıyordu.
Mavi mermerler ve Aster'den getirilen diğer deniz ürünleri, Leviathan'ın liman şehri Lunah'a getirilir ve buradan diğer ülkelere ihraç edilirdi. Aster mallarını Lunah'daki satıcılara ulaştıran Aster misafirlerine "aracı" denirdi ve aracı olarak kalmalarının tek şartı, Aster'i bir sır olarak tutmalarıydı (ve bu iyi saklanan sır yüzünden, herkes Leviathan'dan ihraç edilen mavi mermerlerin Lunah'da çıkarıldığını sanıyordu). Aracıların Aster'de uzun süreli misafir olarak kalmalarına izin verilirdi, hatta karadan uzakta kaldıkları zamanları fazla özlememeleri için Aster'in bir kısmı yeryüzünün bire bir kopyası olarak inşa edilmişti. Dağlar, geniş çimen düzlükler, toprakları parçalayan ırmaklar ve Leviathan'ın yüksek ağaçlı ormanlarını andıran bir Islak Orman bile vardı Aster'in devasa kubbesinin altında.

Kara canlılarından oluşan aracılar hariç, Aster halkının tamamı insansı deniz canlılarından oluşuyordu. Köpekbalığı-adamlar, yunus-adamlar, hatta vatoz-adamlar dolanıyordu etrafta.
Yaşadıkları yerde aşırı neme ihtiyaç duymalarını ve görünüşlerini bir kenara koyarsak, yeryüzündeki Leviathan halkından farklı değildi yaşantıları. Kimi Aster'in pazar alanında bir aracıya kendi deniz ürünlerini gösteriyordu, kimi okyanus tarlalarına ekmek için aldığı sualtı gübrelerini taşıyordu. Hayat devam ediyordu sualtında da.

Uzun bir yolculuk sonrası, Aster'in ana kubbesinin diğer ucuna ulaşan atlar, diğer kubbeye geçmek için tünel havuzuna daldılar. Tünel havuzunun diğer ucundan çıktıklarında, Saray Kubbesi'ne ulaşmış olacaklardı.

Kız kardeşler belli etmeseler de, kardeşlerini görmek için sabırsızlanıyorlardı.

Eniştemin şeytan tarlasına git,
içtiklerini iç,
organlarınla kusacaksın.
(Merve'den bir rüya cümlesi)