
Bir nefes alımı kadar kısa sürede iki deniz atının çektiği bir araba yanaştı giriş kapısına. "Bu şehrin atları bile tuhaf" diye düşündü Çağlayan, belden aşağısı balık kuyruğundan ve yeleleri yüzgeçten ibaret deniz atlarını incelerken. "Buradaki atlar, yeryüzündeki kardeşlerinden farklı olarak, sizi duyabilirler." dedi gardiyan yine telepatiyle. Bu sözün üzerine Çağlayan atların yüz ifadelerine baktı, iki at da kendilerine tuhaf denilmesi sebebiyle somurtuyorlardı. Sarışın kadının yanakları utançtan kıpkırmızı kesildi, ardından özür dileyip Tılsım'ın arkasından apar topar arabaya bindi. Atlar birbirlerine bakıp gülümsediler ve kız kardeşler, gardiyanlar eşliğinde dev kubbenin giriş kapısının aksi yönünde bulunan Saray Kubbesi'ne doğru yola koyuldular.

Mavi mermer ile inşa edilmiş şehri boydan boya geçerken, şehrin yapımındaki kusursuzluğu tekrar onayladılar kız kardeşler. Şehir, cam kristalleri ve kızıl mercan bitkileri ile süslenmiş, vitray işlemeler ile bezenmişti. Ama en güzeli, kullanılan mavi mermerlerin şehre kattığı zerafetti. Mavi mermerlerin neden bu kadar değerli olduğunu, baştan aşağı mavi mermer ile inşa edilmiş bir bina görmemiş biri kesinlikle anlayamazdı.

Zira mavi mermerler, denizden çıkarıldıkları ve hava ile temas ettikleri bir ortama konulduğunda, özellikle geceleri, ışıl ışıl yanardı. Mermerlerin gövdesine mavinin onlarca farklı tonunda damar desenler yayılmıştı; mermerlere sanki içlerinde elektrik akımı gezinen sinir ağları görünümü veren bu ince çizgiler, dalgalı ve hareli ışık oyunları yaratarak mermerlerin atan mavi bir yürek gibi görünmelerini sağlıyordu.

Mavi mermerler ve Aster'den getirilen diğer deniz ürünleri, Leviathan'ın liman şehri Lunah'a getirilir ve buradan diğer ülkelere ihraç edilirdi. Aster mallarını Lunah'daki satıcılara ulaştıran Aster misafirlerine "aracı" denirdi ve aracı olarak kalmalarının tek şartı, Aster'i bir sır olarak tutmalarıydı (ve bu iyi saklanan sır yüzünden, herkes Leviathan'dan ihraç edilen mavi mermerlerin Lunah'da çıkarıldığını sanıyordu). Aracıların Aster'de uzun süreli misafir olarak kalmalarına izin verilirdi, hatta karadan uzakta kaldıkları zamanları fazla özlememeleri için Aster'in bir kısmı yeryüzünün bire bir kopyası olarak inşa edilmişti. Dağlar, geniş çimen düzlükler, toprakları parçalayan ırmaklar ve Leviathan'ın yüksek ağaçlı ormanlarını andıran bir Islak Orman bile vardı Aster'in devasa kubbesinin altında.
Kara canlılarından oluşan aracılar hariç, Aster halkının tamamı insansı deniz canlılarından oluşuyordu. Köpekbalığı-adamlar, yunus-adamlar, hatta vatoz-adamlar dolanıyordu etrafta.


Yaşadıkları yerde aşırı neme ihtiyaç duymalarını ve görünüşlerini bir kenara koyarsak, yeryüzündeki Leviathan halkından farklı değildi yaşantıları. Kimi Aster'in pazar alanında bir aracıya kendi deniz ürünlerini gösteriyordu, kimi okyanus tarlalarına ekmek için aldığı sualtı gübrelerini taşıyordu. Hayat devam ediyordu sualtında da.
Uzun bir yolculuk sonrası, Aster'in ana kubbesinin diğer ucuna ulaşan atlar, diğer kubbeye geçmek için tünel havuzuna daldılar. Tünel havuzunun diğer ucundan çıktıklarında, Saray Kubbesi'ne ulaşmış olacaklardı.
Kız kardeşler belli etmeseler de, kardeşlerini görmek için sabırsızlanıyorlardı.
Eniştemin şeytan tarlasına git,
içtiklerini iç,
organlarınla kusacaksın.
(Merve'den bir rüya cümlesi)