TILSIM der ki

Pazartesi, Kasım 23, 2009

MİM: Yaralar...

Vücudumuzdaki yaralar, anıların dövmeleridir adeta. Yarayı kazandığımız anı hiç çıkmamacasına kazır bedene. Ben de vücudumdaki bazı izleri paylaşacağım bugün.

İlk yaram, sağ elimin başparmağında bulunan yaklaşık 1 cm uzunluğunda ufak bir çizik. 1999'da halamın kangal cinsi köpeği ısırmıştı sağ elimi, dişi baş parmağımı kesti. Sağ elimdeki diş izleri geçti ama baş parmağımdaki bu iz hala durur. Yaranın nedeni olan köpek ne yazık ki birkaç sene önce yaşlılıktan öldü.




Sol ayak bileğimde duran bir yara bu. 1 santim genişlikte, 2 santim uzunlukta yaklaşık olarak. Bu yara o kadar eski ki kaç yılında olduğunu anımsamıyorum. Sanırım 6-7 yaşında falandım, daha ufak da olabilirim. Annem beni iskeleden denize atmak istemişti ama son anda vazgeçip hızla yukarı çekince iskelede duran bir çivi kemiğime dek kesmişti ayak bileğimi. Ben bir şey hissetmemiştim, sadece akan kanı görünce ağlamaya başladığımı anımsıyorum.



Bu sanırım vücudumdaki en büyük yara. Ameliyat sonrası ufak bir hatıra işte. Beceriksiz hemşire dikişler daha kaynamadan dikişleri almaya kalkışınca kesilen yer ikiye ayrıldı ve bir sürü pamuk tamponu sonrası kanama durdu. O hemşireye hala sevgi dolu dileklerimi iletirim. Yıl 2006 olması lazım. Yara yeri sağ göğsümün kol altına yakın kısmında.



Bir de sol kolumda bir ütü izi var ama o kadar silik ki fotoğraf makinesi ile çekemedim. Ütünün kordonu elektrik kaçırıyormuş, elektrik çarptığında refleksle ütüyü sol tarafa doğru tuttum, o sırada koluma azıcık değmiş ütü. İnce uzun bir yara, 5 santim vardır ama genişliği yarım santim bile değil.



Belki burayı okuyanlar da kendi vücutlarına bakar, yaralarının hatırlattıklarını yazarlar kendi bloglarına. (Bloglarına mim yazacaklar bu yazının yorum kısmına mimlerinin linkini yazsın da okuyalım ^_^)

Perşembe, Kasım 19, 2009

Çıkar İlişkileri...

"Daima haklı olmak zorundasın, değil mi?" dedi Çağlayan cevap beklemeksizin.
"Kesinlikle." dedi Tılsım gülümseyerek. Gülümserken görüntüsü biraz dalgalandı. Sadece bir imge olarak o odadaydı, fazlası değil. Çağlayan yatakta hasta yatarken ona yakın olmak, hastalığa "bana bulaşabilirsin" demekle aynı şeydi ve Tılsım'ın bile bile lades diyecek lüksü yoktu. Leviathan'ın onlarca işi vardı yapılmayı bekleyen ve ne yazık ki liderlerinden biri fena halde hastaydı.

Çağlayan hapşırdı birkaç kez, yanındaki sıcak todzasi dolu kupaya uzandı ve biraz içti. "Davetiye?" diyebildi güçlükle illüzyona. "Gidecek misin?"

"Orada olmak gerekiyor" dedi Tılsım düşünceli bir şekilde. "Eğleneceğimiz kesin, zira Düş'ün bunca lideri bir araya topladıktan sonra onların karşısına organizasyonu zayıf bir şölenle çıkacağını sanmıyorum. Ancak işin eğlencesi bir yana, manevi destek için orada olmalıyız."

"Manevi destek?" Çağlayan hasta haliyle gülmeye çalıştı ama gülüşü hırıltılı öksürükler şeklinde çıktı. "Senden böyle cümleler duyacağımı sanmazdım Tılsım."

"Ülkeler arası ilişkiler çıkara bağlıdır, Çağlayan." dedi Tılsım ciddiyetle. "Birinin özel gününde onun yanında olmak, 'Sen de benim özel günümde yanımda olacaksın' demenin kibar halidir. Genellikle gamlı baykuşluğu severim, dostlarıma kötü gününde el uzatan ancak iyi gününde kayıplara karışan olmak daha erdemli ve dürüstçe gelir bana. Ancak görünen o ki, yanılıyormuşum. Ara sıra neşeli sincap olup dostların iyi günlerinde yanında olmazsan, zor zamanlarındaki yardımlarına rağmen adın kötü dosta çıkabiliyormuş."

"Dostluğu çıkar ilişkisi olarak gördüğün için böyle düşünüyorsun" dedi Çağlayan, enerjisi tükenmek üzereydi. "Dostluk iyi ve kötü günde o kişinin yanında olmaktır, sadece onu sevdiğin için..."

"Yeryüzündeki her şey çıkar ilişkisi üzerine kuruludur, kız kardeşim." dedi Tılsım neredeyse hüzünlü bir ifadeyle. Neredeyse hüzünlü, çünkü bir sonraki anda o ifade silinmişti yüzünden. "Dostunun yanındasındır, zira onun da senin yanında olmasını istersin. En azından azıcık vefalı olmasını istersin, kötü biriyse bile senin iyiliklerini anımsayıp sana günün birinde zarar vermemesi için. Annelerin yavrularına duyduğu en masum, en saf sevgide bile çıkar vardır. Anne bebeğini besler, çünkü bebek yaşadıkça anneye mutluluk verir. Anne kendisini mutlu etmek için bebeğini besler. Evet, benciliz ve yeryüzü mutualist bir yaşam üzerine kurulu."

Çağlayan Tılsım'ın illüzyonuna baktı şaşkınlıkla. "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? Ya sevgi?" diyebildi sadece.

"Sevgi en büyük bencilliktir," dedi Tılsım. "Kendimizi iyi hissettirenleri severiz. Şimdi dinlen kardeşim. İyileşmeye bak, yakında bir dostun görkemli kutlamasına katılacağız."

İllüzyon dalgalandı, ardından siliniverdi.

Çarşamba, Kasım 18, 2009

NES Leviathan

Biliyorum, uzundur yazı yazamıyorum. Ama cidden yoğunum. Yazı yazma sıklığıma bakıyorum da, bu seneki Leviathan cidden tam bir fiyasko benim için. Ama bu sene hayatın içine tam anlamıyla girdim, biraz da ondan. Çalışma hayatı öldürüyor insanı.

O zamana dek, Never Ending Stories - Sonsuz Hikayeler - Leviathan'a bakabilirsiniz.

Cumartesi, Kasım 07, 2009

Not Satisfied...

Perşembe, Ekim 29, 2009

Cumhuriyet Dönemi İnkılapları

Bugün 29 Ekim. Klasik "Cumhuriyetimiz kutlu olsun" yerine, neler olmuş o günlerde bir bakalım.

Cumhuriyet Dönemi İnkılapları;

1-Siyasi alanda yapılan inkılâplar şunlardır:

Saltanatın kaldırılması. (1922)
Cumhuriyet’in ilanı. (1923)
Halifeliğin kaldırılması. (1924)
Türkiye’nin idari teşkilatlanması (illere, ilçelere, köylere ayrılması) (1921, 1924, 1930)
Ankara’nın başkent olması. (1923)
Çok partili hayata geçiş denemeleri. (Serbest Cumhuriyet Fırkası, 1930)
Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması. (1934)

2-Hukuk alanında yapılan inkılâplar şunlardır:

Mecellenin Kaldırılması (1924 - 1937)
Şer'iyye mahkemelerinin kaldırılması: (1924) Dine dayalı mahkemeleri kaldırarak hukuk alanındaki ikililiği önlemiştir.
1924 Anayasası’nın kabulü: 1921 Anayasası olağanüstü şartlar altında hazırlanmıştır İnkılâpların yapılmasını kolaylaştıracak yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu için 1924 Anayasası hazırlanmış ve kabul edilmiştir.
Türk Medeni Kanunu’nun kabulü: (1924-1937) İsviçre’den alınmıştır. Evlenme, boşanma, miras, aile hukuku gibi konuların din kurallarına göre değil, modern Avrupa hukukuna göre düzenlenmesini sağlamıştır. Kanun ile erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemeler kaldırıldı; kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanındı.
Türk Ceza Kanunu’nun kabulü: (1926) İtalya’dan alınmıştır. Ceza hukuku dini kurallara göre değil de Avrupa yasalarına göre düzenlenmiştir.

3-Eğitim ve kültür alanında yapılan inkılâplar şunlardır:

Millet Mekteplerinin Açılması (1920)
Tevhid-i Tedrisat (Öğretim birliği) kanununun kabulü: (1924) Böylece eğitim laikleştirilerek tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Kız ve erkekler eşit haklarla eğitim görmeye başladı.
Medreselerin kapatılması: (1926) Laikleşmeye ve eğitimdeki ikiliği önlemeye yöneliktir.
Maarif Teşkilatı (eğitim sistemi yasası) Hakkında Kanun : (1926) Ülkede ilkokul lise ve yükseköğretimin belli esaslara göre düzenlenmesi için kabul edildi. Devletin izni olmadan okul açılamayacağı belirtilerek okullarda hangi derslerin ne şekilde okutulacağı belirlendi.
Latin Alfabesinin kabulü: (1928) Okur-yazar oranın artmasına neden olmuştur. (Bunu harf devriminden sonra basılan kitap sayısındaki büyük artıştan anlamaktayız.) Ayrıca kültürel etkileşimi ve bilgi akışını hızlandırmıştır.
Güzel Sanatlarda Yenilikler (1928)
Türk Tarih Kurumu’nun kurulması (1931)
Türk Dil Kurumu’nun kurulması: (1931) Türk dilini zenginleştirmek, Türkçeden yabancı kelimeleri çıkartmak ve halk dili ile aydın dili arasındaki farkı ortadan kaldırmak için kurulmuştur. Milliyetçilik ilkesi ile ilgili bir faaliyettir.
Üniversite Reformu (1933)
Üniversite Öğreniminin Düzenlenmesi (1933)
Köy Enstitüleri (1940)

4-Toplumsal (Sosyal) alanda yapılan inkılâplar şunlardır:

Tekke ve Zaviyelerin kapatılması. (1925)
Şapka kanunu ve kılık kıyafet inkılâbı. (1925)
Miladi Takvimin kabulü: Hicri ve Rumi takvime son verilmiştir. (1925)
Uzunluk, ağırlık, ölçü ve saat birimlerinin değiştirilmesi: (1931) Arşın ve endaze yerine, metre ve kilogram kabul edilmiştir. Ekonomik alanda batı ile bütünleşmeyi sağlar. Toplumda saat ve ölçüler konusundaki ikiliği ortadan kaldırmaya yöneliktir. İlişkilerde Avrupa ile uyum sağlamıştır.
Soyadı kanunun kabulü ve ayrıcalığı olan unvanların kullanılmasının yasaklanması: (1934) Halkçılık ilkesiyle ilgili olup sınıf farkını önlemeye yöneliktir. Toplumsal alanda yapılan tüm inkılâplar, çağdaşlaşmaya yöneliktir.
Miili Bayramlar ve Genel Tatiller (1935)

5-Ekonomi alanında yapılan inkılâplar şunlardır:

Kapitülasyonların kaldırılması: (1929) Ekonomik bağımsızlığımızı sağlamış, Anadolu’yu ham madde kaynağı ve açık pazar alanı olmaktan kurtarmıştır.
Aşar vergisinin kaldırılmasını: (1925) Halkçılık la ilgili bir yenilik olup köylünün vergi yükünü hafifletmiştir.
Kabotaj Kanununun kabulü: (1926) Ulusçuluk alanında bir inkılâp olup denizciliğimizi geliştirmeyi amaçlamıştır. Türk denizlerinde ticaret yapma hakkının, Türklere ait olmasıdır. Kapitülasyonların etkisini silmeye yönelik bir faaliyettir.
İzmir İktisat Kongresi (1923)
Çiftçinin Özendirilmesi (1925)
Örnek Çiftliklerin Kurulması (1925)
Tarım Kredi Kooperatifleri'nin Kurulması (1925)
Sanayi Teşvik Kanunu (1927)
I. ve II. Kalkınma Planları (1933, 1937)
Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün Kurulması (1935)
Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması (1935)
Toprak Reformu (1929)

Tarihlerin ne kadar yakın olduğuna, ne kadar hızlı bir çağdaşlaşma yaşandığına dikkat ettiniz mi? "Az zamanda çok büyük işler başardık" demişti o büyük adam. Biz çok zamanda hangi işleri başardık?

Salı, Ekim 20, 2009

S'arrus'u Arayış - Tılsım ve Kelebek...

Aşağıdaki hikaye Kelebek'in ve S'arrus'un yazmakta olduğu hikayenin bir parçasıdır. Kelebek S'arrus'u arayışında kütüphaneme danışmak için topraklarıma geldiğinde, onu misafirperverlikle karşılayan Çağlayan ve pek dostane karşılamayan Tılsım ile karşılaştı. Aşağıda Tılsım ile arasında geçen kısmı okuyabilirsiniz.

Çağlayan odaya girdiğinde Tılsım kadim bir kitabın sayfalarını karıştırmaktaydı. "Beni çağırdın..." dedi Çağlayan hafifçe, cadının çalışırken rahatsız edilmekten hoşlanmadığını bildiği için biraz tedirgindi. Tılsım kitaptan başını kaldırmadan "Ne işi var onun burada?" diye sordu kıza. Çağlayan "O bizim misafirimiz, böyle söyleme" diye çıkıştı cadıya. Tılsım masa üzerindeki kadehinden bir yudum alıp "Hayır, onun burada olmasından rahatsızlık duymuyorum,"dedi gülümseyerek. "Sonuçta bu topraklara girmesinden huzursuzluk duymadığım az sayıda kişiden biridir Kelebek. Ancak ne aradığını merak ediyorum, kütüphanemizi hangi amaçla alt üst ediyor?"

Çağlayan "Siyah bir ayna parçası ile geldi buraya." dedi sadece, başka bir soruya cevap verircesine. Sözünü yarım bırakmış gibi görünüyordu ancak Tılsım cevabını çoktan almıştı. "Sanırım ona yardımcı olabilirim."dedi cadı ve kadehindeki şarabını bitirip bir avuç toza dönüştü, tanecikler saray penceresinden çıkıp rüzgara kapıldılar.

Tılsım kütüphanenin gölgeleri içinde belirdiğinde Kelebek'i harıl harıl kitapları karıştırırken buldu, "Aradığını bulabildin mi bari?" diye laf attı cadı, kızıl saçlı kadına. Kadın sanki trans halindeymiş de aniden uyanıvermiş gibi sıçradı kitaptan ve hangi arada kütüphanede belirdiğine anlam veremediği siyah kıyafetli kadına baktı. Kendini toparlayınca "Hayır," dedi usulca. "Eğer aradığımı bulmama yardımcı olabileceksen konuşmaya devam et, yoksa beni yalnız bırak lütfen." diye ekledi Kelebek, her an kitaba dönmeye hazır bir sabırsızlıkla.

"Merhaba S'arrus, bir an seni Kelebek ilüzyonu içindeyken tanıyamadım" diye karşılık verdi Tılsım gülerek. Sonra biraz düşünür gibi yaptı ve "Ah hayır, S'arrus asla lütfen demezdi, sen gerçekten de Kelebek olmalısın." diye tamamladı sözlerini, abartılı bir şaşkınlıkla.

Kelebek sinirli bir şekilde iç çekti, kitabına döndü. Aklında yanıtlanmayı bekleyen sorular ve çözülmeyi bekleyen bilmeceler varken, vakti de giderek azalmaktayken başka hiçbir şeyle ilgilenemezdi. Soğumuş çayını bile içememişti çalışmaktan.

"Sana aradığını bulabildin mi derken siyah aynadan bahsetmiyordum, Kelebek" dedi Tılsım dirseğine dek gelen kadife eldivenli kollarını kavuşturarak. "S'arrus'un ve siyah aynanın gizemini benden öğrenmek için buradasın zaten. O konuda sana bir sonraki durağını söyleyecek tek kişi benim."

Kelebek kitaptan başını kaldırdı ve "Biliyor musun?! Yolculuğumun bir sonraki durağını biliyor musun gerçekten?" dedi inanmayan bir ses tonuyla.

Tılsım hafifçe başını sallayarak onayladı. "O sorunun yanıtlanması kolay. Ya diğer soru, hani şu önemli olan?" dedi cadı elini sinek uzaklaştırır gibi silkeleyerek. "Hayatına dair ne istediğini, ne aradığını bulabildin mi?"

Kelebek gözlerini kısarak "Anlayamadım?" dedi şüpheyle. Sonra verilmek istenen mesajı fark etmiş gibi büyüdü göz bebekleri ve "Sandığın gibi şüphe içinde ya da kaybolmuş değilim Tılsım. Ben gittiğim yoldan memnunum, kendi seçimlerimin arkasında duruyorum ve üstelik kendimi ilk kez bu kadar hayatta hissediyorum. Fikrimi değiştirmeye çalışma, işe yaramayacak." dedi kararlı bir şekilde.

Tılsım abartılı bir şekilde iç çekti, "Ah, hayır canım. Fikirlerini değiştirmek gibi bir düşüncem yok. Denesem de boşuna, ne yazık ki hayat seni yanlış kararların sebebiyle incitinceye dek bunu anlamayacak kadar inatçı ve taş kafalısın." dedi gözlerini devirerek.

"Öyleyim," dedi Kelebek masadan doğrulup omuzlarını silkerek. "Ancak mutluyum ben böyle."

"Cümlemi tamamlamama izin ver Kelebek. Laflarım seni seçimlerin kadar üzmeyecek zira." dedi Tılsım ciddiyetle. Alaycı gülümsemesi silinmişti, sadece Çağlayan'ın gözlerinde görülen hüzün onun da donuk gözlerine çökmüştü bir anda. "Hayatında yer alan herkes, HERKES, en önemlisinden en önemsizine dek, senin ve yalnızca senin seçimlerin sonucu hayat senaryona dahil oluyorlar. Senaryona eklediklerin doğarken, çıkardıkların ölüyorlar. Söyle bana, kaç kişi öldürdü seni? Sen kaç kişiyi öldürdün Kelebek? Daha kaç kişiyi öldüreceksin peki?"

Kelebek "Buna cevap vermek zorunda değilim." dedi buz gibi bir sesle. Ancak Tılsım onun ellerinin titrediğini ve gözlerinin kana büründüğünü görebiliyordu. Kısa bir sessizlikten sonra "Hayatım boyunca, ülkenin menfaatini düşündüm." dedi cadı yavaşça. "Belki bu yüzden bana zarar verdiğini düşündüklerimin canını yakmış olabilirim, ama niyetim daima yüce su tanrısı Leviathan tarafından anlaşıldı ve ülkeme bereket yağdı, felaketler yerine... Yapılan her hamle adalet terazisinde tartılır ve sonra bedeli ödetilir. Umarım senin ödeyeceğin bedel sana yeni yaralar açmayacaktır." diye tamamladı sözlerini Kelebek'in vücudunu işaret ederek.

Kelebek yanıt vermedi.

"Umarım kehanetim yanlıştır. Umarım Çağlayan'ın geceleri senin için fısıldadığı dualar gerçekleşir ve mutlu olursun. Doğru seçimlerinin getirdiği yeni mutluluklar ve yanlış seçimlerin getirdiği yeni yaralarında bu ülkenin kapıları sana açık olacaktır. Çağlayan seni misafirperverlikle karşılamaya devam edecektir, ben de tabi, taa ki bu ülkeye zarar vermeye kalktığın ana dek..." dedi Tılsım son olarak.

Cadı geriye dönüp kütüphaneyi terk etmeden önce raflardan birini işaret etti umursamazca. Bir kitap düştü yere. Kendi kendisine kapağı açıldı ve bir sayfada durdu. Ufak bir not vardı, turkuaz renk mürekkeple yazılmış olan: "Kutsal Zaman Çölü/Eun ülkesi." Kitabın sol tarafında da eski bir şiir vardı, yıllar önce Çağlayan'ın yazdığı: Asmodeus

Tılsım kütüphaneyi terk ettiğinde Kelebek'in eli sadece nota uzandı.

Perşembe, Ekim 08, 2009

Bir Öğretmenin Sıradan Bir Günü...

"İlkokul ve anaokulu öğretmenleri diğer iş alanlarına kıyasla çok şanslıdır, çalışma ortamlarında birlikte çalıştıkları müşterilerden(!) çıkarsız sevgi görürler. Çocuklar o masum hisleriyle ve tertemiz yürekleriyle onları karşılıksız sever ve ..." falan filan.

Öğretmenliğe başlayalı uzun olmadı ancak bu iddiayı kolayca çürütebilirim. Hatta şunu diyorum, insanoğlu öyle çıkarcı bir varlıktır ki daha bu özelliğini gizleme yeteneği kazanmadığı ilköğretim 1., 2. ve 3. sınıfta çıkarın en saf halini görürsünüz.

Öğretmen ilköğretim öğrencileri için tanrısal bir varlıktır. Çünkü anlattığınız hikayeyi öğretmen dinliyorsa, bütün sınıf dinler. Öğretmen sizin saçınızı okşuyorsa, kıskanç bakışlarla süzülürsünüz. Hayattaki en büyük keder eşiğinizin 96 parçalık pastel boya takımınızın bir rengini kaybetmek olduğu çağlarda; en büyük sevinciniz de sorulan soruya kalkan onca parmak arasında öğretmeninizin sizinkini seçmesidir, bir yetişkinin piyango kazanmasına benzer bir sevinç yaşatır küçük bünyenizde. Bu sınıftaki ego tatmininiz, arkadaşları arasındaki rütbenizdir.

Bu sebeplerden ötürü bu ufaklıklar öğretmenlerinin dikkatini çekebilmek için rüşvet teklif etme, şantaj yapma, duygu sömürüsü deneme, öğretmenin zaaflarını kullanma vb. taktikler geliştiriyorlar. Şaka yapmıyorum. Bu özellikler içgüdüsel mi yoksa çevreden mi öğreniliyor, henüz çözemedim.

Öğrencilerimden biri, (3. sınıf öğrencisi şımarık bir kız) ben 5. sınıfların ödevlerine yardım ederken dikkatimi ona vermem için 1 ders saati boyunca şunları denedi:

* Bana tam 7 tane resim çizdi: Önce büyük ve beyaz bir kağıda devasa bir pembe kalp çizdi, pastel ile boyadı, keçeli kalem ile süsledi, içine kendi adını ve benim adımı yazdı, bana gösterdi, ben kibarca "Çok güzel olmuş, teşekkür ederim" gibi sönük bir beğeni ile karşıladım, tepkimdeki coşku seviyesinden hoşnut kalmadığı için resmi kendince beğenmedi ve güzelim kağıdı buruşturup çöpe attı, yenisini yaptı. Kısaca aynı işlemleri 7 kez tekrarladı.

* 5. sınıflara yönelttiğim sorulara, parmak kaldırıp soruyla alakasız yanıtlar verdi. Mesela 5. sınıf öğrencime dengeli beslenmeyi sormuştum, 3. sınıf öğrencim kalkıp 5. sınıfa cevap hakkı tanımadan "Öğretmenim, benim dedeme gittik bu yaz tatilinde, ben orada düştüm ve dizim kanamıştı" diye yanıtladı. "Sen yanıt verme" deme gibi bir şansınız yok, çocuklardaki özgüveni öldürdüğünüzde sizden hesap soruluyor zira. Anne babalar gelip "Çocuğumuza bugün 'sus' demişsiniz?!" diyebiliyor. İyi de ben de insanım, başım şişiyor yahu.

* Dikkatimi çekmek için olmadık şeyler deneyebiliyor bu kız. Ben konuyu anlatırken sözümü bölüp aslında yapabileceği bir soruyu sorabiliyor, cevabını söylediğim soruyu ben diğer öğrencilerin yanına gitmeyeyim diye yazmayıp anlamamış numarası yapabiliyor. Hatta yaşıtları bir soruya doğru yanıtı verdiğinde o cevabın üzerine bir iki gereksiz cümle söyleyip takdir görmeyi deneyebiliyor. Mesela cevabı "Keloğlan çok üşüdüğü için." olan bir soru düşünün, bu yanıtı bir çocuk verdikten sonra bu kızdan da kalkıp "Aynı zamanda Keloğlan bi de titriyormuş öğretmenim" demesini beklemek gayet sıradan.

* Bir olayı anlatırken cümle başına 8-9 "öğretmenim" düşebiliyor. Buyrun bir cümle örneği: "Örtmenim, bizim okulda örtmenim, bi yavru köpek var örtmenim, bizim sınıftaki örtmenim bi çocuk var örtmenim, geçen gün örtmenim köpeğe tekme attıııı örtmenim ğı için müdür de örtmenim ona kızdı örtmenim." Bu kelimenin bana seslenmek için kullandığı bir hitap mı, yoksa ilköğretimde çocuklara zorla kullandırılan bir bağlaç mı olduğunu çözemedim henüz.

* Beni rahatsız eden bir nokta da sürekli "şakaaa" ile süslediği sinir bozucu konu dağıtmaları. "Örtmenim, ödevimi evde unutmuşuuum" (ben ders anlatırken yapıyor bunu ve konu dağıldığı için rahatsız oluyorum) ve hemen ardından ekliyor ödevini göstererek "Şakaaa". Ya da "Öğretmenim bugün beni almaya annem gelmeyecek, hastaymış." daha 10 saniye geçmeden "Şakaaaaa, annem gelicek." Kendimi komik olmayan kamera şakalarında gibi hissediyorum. Bunu bir ders saatinde 826378256 kez yapınca şaka "bu sefer güldürmedi" oluyor.

* Şantajları ve duygu sömürüleri de hoş değil öğrencimin. "Örtmenim, ben bu ödevi yapmak istemiyorum, zorla yaptırırsanız yarın etüde gelmem. Başka etüde giderim.", "Örtmenim, benim canım oyun oynamak istiyo, nolur oynayalım, lütfen, küserim bak, bi daha konuşmam" gibi...

Kısacası gelecekte bir Drama Queen olacak bir kızcağız bu. 3. sınıf öğrencim böyle de 5. sınıf öğrencilerimde sorun yok mu? Var. Onlarda da başarısız olan öğrencim, başarılı olanı çekemediği için sürekli başarılıya iftiralar atıyor. Onu aşağılıyor, bazen ona vuruyor. Yalanlar havada uçuşuyor resmen. Yaramaz olanın sürekli karnı ağrıyor, ne kendi ödevini yapıyor ne de başkalarının onu geçmesini istemediği için diğer öğrencilerin yapmalarına izin veriyor.

Yine de geçen hafta "Yeter" deyip artık öğretmeni olmak istemediğim öğrencim kadar kötü değil hiçbiri, onun yanında melek sayılırlar.

Psikolojik sorunları olan bir 2. sınıf öğrencisiydi, sık sık sinir krizi geçirirdi. Pes ettiğim gün mutfaktaki tabak ve bardakları parçaladı, sonra kendisini balkondan aşağı atmaya çalıştı, sonra kendisini tuvalete kilitledi, ardından bana tekme tokat girişti. "Küçücük çocuk" deyip aşağılamayın, bir öğretmen olarak öğrencime fiske bile atamam ve ben pasif durdukça elinin ayarı olmayan bir canavarın ne kadar hırçınlaştığını bilemezsiniz. Ben ona tepkisiz kaldıkça çocuk delirdi, en sonunda bizim tepkimizi çekebilmek için aldı çantasını, etüt binasından kaçtı! Üstelik benim ve müdürün eşinin gözünün içine baka baka. Engellemedik, blöf yaptığını sanıyorduk. Yoluna çıkanı morluklar içinde bıraktığından çok da engelleyememiştik aslında.

Sonra inip takip etmeye başladım, bir ara mahallede kaybettim çocuğu. "Allahım aileye nasıl hesap vereceğim" derken çocuğu buldum, vur-kaç taktiği ile kovaladım. Yani uzaklaştığında kovalıyor, çok yaklaştığımda bana saldırdığından kaçıyordum. Sonunda müdürün eşi geldi, babasına haber verdiğini söyledi, zorla iki kişi tuttuk çocuğun kolundan, tekmeler ve ısırıklar eşliğinde etüde geri getirdik. Sinirlerim bozulmuş ve moralim alt üst olmuş bir şekilde bu çocuğun daha fazla öğretmeni olmak istemediğimi söyledim, anlayışla karşıladı müdürüm.

Çocuk daha 8 yaşında ama şimdiye dek yaşadıklarını anlatsam kitap olur, en ağlak diziden daha beter dram olur. Bu yüzden davranışları için onu suçlamıyorum aslında. Ama ben sınıf öğretmenliği eğitimi aldım, özel öğrencilere karşı nasıl yaklaşacağıma dair bir eğitimim yok ne yazık ki.

Hep şikayet ettim ama olumlu olaylar ve muhteşem öğrenciler olmuyor mu, oluyor elbet. 4. sınıfta olduğu halde 5. sınıf problemi çözen, ben daha tahtada soruyu okumayı bitirmemişken cevabı söyleyen psikopatlar da var. Biri 4. sınıf, biri 5. sınıf olan bu iki dahinin ortak noktasını duymaya hazır olun: Evlerinde televizyon yok!

Yazının konusu: Ebeveyn olduğunuzda bir iki tane ebeveyn kitabı alın da psikolojisi bozulmuş çocuklarınızı okula salıp öğretmenlerin mucizeler yaratmasını beklemeyin. "Ölü Ozanlar Derneği" filmi ilköğretim çağındakileri anlatmıyordu.

Yazının Konusu 2: Öğretmenlerin bir çocuğa bakarak ebeveynleri hakkında özet bilgi sahibi olduğunu ve en kirli çamaşırlarınıza dek her şeyi kolayca öğrenebildiğini biliyor muydunuz? "Çocuk bu" deyip yanında rahatça konuşmayın, her şeyi dinliyor ve anlıyorlar.

Yazının Konusu 3: "Öğretmenlik mi, kolay iş o yæe, habire tatil falan" diyen var mı hala? Öğretmenlik çalışma saati özel sektöre göre az olabilir ancak yıpranma oranı ondan daha çoktur, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hala "Off 3 ay yatıp maaş alıyorlar" diye düşünenler varsa, bir sınıfa girip 1 gün sabretmelerini reca edeceğim. 1 gün sadece. Akşamki baş ağrınız için apranax fort'u öneririm.

Cumartesi, Ekim 03, 2009

Toplumsal Nezaket Sözleşmesi...

Eski bir sınıf arkadaşımı özlüyorum. Çünkü onunla aramızda "Toplumsal Nezaket Sözleşmesi(TNS)" imzalamamıştık. Ona nazik olmak zorunda değildim, ondan da arkadaşlıkta uyulması beklenen sıradan prosedürlere uymasını beklemezdim. Aşağılayıcı ve acımasız olabilirdik birbirimizi eleştirirken. Dalga geçerdik birbirimizle, kızdırırdık, laf sokardık. Doğum günlerimizi önemsemez, aylar boyunca uzak kalsak da birbirimizi arayıp sormazdık.

Ama bir nokta vardı asla değişmeyen, dürüsttük. Güvenirdik birbirimize. Normalde başka birinden duysam beni kızdırabilecek sözleri o söylediğinde nasıl söylediğiyle değil, ne söylediğiyle ilgilenirdim. Ona bir şey anlatırken yanlış anlayacağından endişelenmez, olayı anlatmak için en uygun kelimeleri bulmaya çalışmaz, kırılmasından korkmazdım; çünkü hangi lafımı ciddiye alıp hangisini ciddiye almaması gerektiğini bilirdi.

Dün sokakta birbirine abartılı, gerçekten abartılı bir şekilde sarılan bir çift arkadaş gördüm. "Nerelerdesin, neden arayıp sormuyosun vefasız?" dedi biri. Diğeri de "Çok aradım seni ama ulaşamadım" ile "Çok aramak istedim seni ama fırsat yaratamadım" arası bir yanıt verdi. İkisi de nezaketi farklı şekilde kullanmaktaydı. Birisi karşıdakini sorguya çekiyordu ancak bunu nezaket hançerini karşıdakinin gırtlağına dayayarak yapıyordu; diğeri ise arkadaşını en az miktarda kıracak bahaneyi bulmak için nezaket çuvalını karıştırıp içinden en uygun olanı seçmekle uğraşıyordu. TNS nezaket yalanları ile doldurdu hayatımızı ancak nezaket yalanını söyletenler de söyleyenler kadar suçlu değil midir?

Bu tatlı yalanlar o kadar çok ki, gerçeği söylediğinizde bile inandıramıyorsunuz bazen etrafınızdakileri. Örneğin basitçe "Msn kullanmıyorum" dediğinizde karşıdaki "Benimle konuşmak istemiyor, beni kırmak istemediği için de yalan söylüyor" diye düşünebiliyor. Aynı şekilde biri bana "Sen bu işi yaparsın" dediğinde, aksine inandığı halde sadece TNS'deki arkadaşlık maddesinde yer alan "Daima destekleyici ol" kuralı sebebiyle nezaket yalanı mı söylüyor, bilemiyorum.

Bazen, sadece bazen, karşımda TNS imzaladığım insanlara, bir kereliğine sözleşmeyi yırtarak "Bu aralar canım sıkkın, bana yardım etmeye çalışmanı da istemiyorum, uzak dur bir sürelik" diyebilmeyi istiyorum. Bunu yaptıktan sonra vicdan azabı çekmemeyi, "Kırdım mı acaba onu?" diye düşünmemeyi istiyorum. "Eeh, çekemem senin kaprisini" yanıtını vermemelerini, sadece beni anlamalarını istiyorum.

Benzer düşüncede olan?